View photo
  • 1 week ago
  • 54183

Titanium

View audio
  • 1 week ago
View photo
  • 1 week ago
  • 17902

Çok Eski Bir Yazı

  Yüzümü yalayan soğuktan ve tanıdık yüzlerden kurtulmak için önüme çıkan ilk çorbacıya girdim. Birbiriyle sırt sırta vermiş koltuklar ve masalar arasındaki yakınlık rahatsız ediciydi. Tanıdığım birinin gelmesi ihtimalini düşünerek kapüşonumu kafama geçirdim ve bir tabak mercimek çorbası söyledim. Fazlasıyla süzülmüş bu çorbada aradığım lezzeti bulamadım. “Gerçekten mükemmel süzmüşsünüz.”dedim kendi kendime ve mükemmellikten nefret etmek için bir sebebim daha oldu. Annem hiç böyle yapmazdı. Onunkinde rendelenmiş patates ve havuç taneleri olurdu. Limonu içine güzelce sıkıp biraz yerdim, sonra bana bakan çocuğu görürdüm. Soğuktan morarmış ufak suratını çorbama doğru çeviren bu çocuğun neden benim kadar şanslı olmadığını düşünürken çorbamı yemeyi bırakıp ona uzatırdım. Tüm ekmekleri de ona verir, onu izleyip mutlu olurdum. Ama çorba bu kadar süzülmemeliydi, çünkü bu oyunu sadece anneminki gibi bir çorbayla oynayabilirdim ve ancak böyle mutlu olurdum. Çocuk çorbasını yerken “Allah’ım neden onunda benim gibi evi yok? İkimiz de çocuğuz, çocukların günahı olmaz ki!” derdim. Sonra Allah’ın sevdiklerine daha çok dert verdiğini hatırlar “Yoksa beni mi sevmiyorsun?” diye üzülürdüm. Babamın sözlerini hatırlamamla düşüncelerim son bulurdu: “ Allah’ın yaptığı şeyleri biz anlayamayız. O her şeyin en iyisini bilir. O çocuk pek de iyi görünmezdi gözüme, ama “Allah en iyisini bilir.”derdim. Bu arada çorba bitmiş çocuk gitmiş olurdu. Oysa çok isterdim bizimle kalmasını. Kardeşim yoktu çünkü, yalnızdım. Annem kurabiye yapmama da izin vermiyordu zaten. Çocuk giderdi, çünkü hiçbir zaman anneme onun bizimle kalıp kalamayacağını soramadım. Hep aynı sahne gelirdi aklıma: Annem beni kenara çeker ve “Ne olduğu belli değil elalemin çocuğunu getirmişsin başıma daha sana bakamıyorum ben.”diye gürlerdi. Annesi babası yoktu ki, ama söyleyemezdim. Lafları ağzıma tıkardı. “Hırsız mı, katil mi belli değil. Hastalığı falan da vardır. Git götür onu bir daha da yapma böyle, yeni temizledim evi.”derdi.

O zamanlar beş altı yaşlarındaydım. Dün yirmi beş oldum. Geçen yıllarda birçok şey öğrendim: Logaritma, elektronik, coğrafya, edebiyat… Hala altı yaşındayken sorduğum sorunun cevabını veremiyorsam tüm bunları neden öğrendim?

“Şimdi sokaktaki adama çorba versem sevdiği çorba olmadığı için beni bıçaklayabilir.”dedim. Neden yüksek sesle söyledim bilmiyorum. Ne zaman ölümümü düşünsem bu sahne canlanır gözümde. Çünkü o çocuk şimdi büyümüştür bile ve büyükler böyledir. Arkamda oturan adam söylediklerimi duymuş olacak ki “Siz varlıklı insanlar!” dedi. “Siz birine iyi bir şey yapınca her zaman minnet beklersiniz. Birisine yardım etmek ve sinemaya gitmek farksız şeylerdir sizin için. İkisini de hayatınıza biraz duygu ve heyecan katmak için yaparsınız.”

“ Varlıklı değilim.” Dedim çorbamın son kaşığını ağzıma götürürken. Bugün canım belaya bulaşmak istemiyordu. Korktuğumdan değil, keyfim yoktu. Ama adam karalıydı. Olduğu yerden kalkıp karşıma oturduğunda varlık üzerine düşünmeye başlamıştım bile. Septist miydim? Hayır Gorgias’a pek de katılmıyordum. Düşünmeyi bırakıp kapüşonumu çıkardım ve adama baktım. Uzun dalgalı saçlarını görünce birkaç Pearl Jam parçası geçiverdi aklımdan, ama ben Black’te takılı kaldım.

Saçları temiz değildi. Kirli de değildi, sadece biraz yağlanmıştı. Gözleri masmaviydi, tıpkı küçükken oyun oynadığım o çocuğunkiler gibi; derin, büyük ve masmavi… “Merhaba” dedi biraz öncesini unutmuş gibi yaparak. “Merhaba, fakat gitmem lazım.”dedim. Gözlerini gözlerime dikerek “Neden?” dedi. “Bomboş bir evde canının sıkılması için bir de yol mu yürüyeceksin? Zaten hava çok soğuk.” Evet, ben de tam böyle demiştim kendi kendime. Haklıydı ve hakkımda bir şeyler biliyordu. “Evim boş değil.” Dedim sağ ayağımı sol ayağımın üstüne sertçe bastırarak. “Annemle yaşıyorum.” Yalan söylemeyi beceremiyordum. “Annen çorba yapmayı bilmiyor galiba?”dedi. “Nerden biliyorsun yalnız olduğumu?” derken kendime güvenir bir ifadeyle ona bakmaya çalıştım, yapamadım. “Evde biri varsa bile yalnızsın. Öbür türlü burda ne işin olacak ki. Şu insanlara bir bak! Şu adam eşi öldüğünden beri bu mekanda yer. Şu adam evdeki kavgalardan bıktığı için burda. Sen de huzurlu evinde sıcacık yemeğin hazırken buraya mı geldin yani? Hadi ordan be!” Doğru söylemişti. Evde beni bekleyen sıcak bir tabak yemek olsa buraya gelmezdim. Ama gerek yoktu. “Birisi olsa daha kötü değil mi?”dedim. “Tam da yalnız olmadığına inanırken yalnız kalıvermek…” Hiçbir şey söylemedi. Duvarda asılı duran tozlu tabloya dikmişti gözlerini. Dali’nin en sevdiğim tablolarından biriydi. Tablodan gözlerini ayırmadan konuştu: “Zamanı ölçemeyiz, ama insanlar kontrol edemedikleri şeyleri sevmezler, her şeyi kontrol etmek isterler. Bu da onların zamanı kontrol etme biçimi işte.” Dedi parmağını eriyen saatlerden birinin üzerine koyarak, hani şu dalda asılı duran var ya onun üzerine koydu işte. Benim en sevdiğim saat de oydu zaten. Gözümü saatten ayırıp dediklerini düşündüm. Yine haklıydı. Ve biz kontrol etme isteğimize rağmen kontrol edilmeye de pek ses etmezdik doğrusu. Çünkü toplumun kuralı buydu: Haklı bile olsan “Tamam anneciğim.”de. Böyle büyür, böyle bilirdik. Bize “Sus, otur!” diyenler sürekli okumamızı tembih ederdi, ileride bir şeyleri kontrol edecek kadar paramız olsun diye. Kimse bizi kontrol etmesin diye. Ne ironi ama! “Anlamıyorum!” dedim. Neyse ki fazla bağırmamıştım. “İnsanlar neden bir şeyleri kontrol etmek istiyorlar ki? Boş vermek daha kolay değil mi?” Bana baktı ve gülümseyerek yanıtladı: “Açgözlülük.” Eldiveninin bir ucundan çekiştirirken konuşmasını sürdürdü. “İnsanlar daha fazlasını istemeselerdi yöneticiler, kasiyerler, polisler ve güvenlik görevlilerine gerek kalmazdı. Dükkanlar sürekli açık ve sahipsiz olurdu. Herkes bir şeyler üretir ve yalnızca ihtiyacı olanı tüketirdi. Yöneticiler bir şeyleri daha iyi yapmak için mi sorumluluk alıyorlar sence? Hayır, biraz daha para ve saygınlık için. Bence yaptıkları tek şey yoldaki taşları söktürüp baştan taktırmak. Bu adamın gelip benimle yaşamasını istedim o an. Onu tanımıyordum bile. Ağzı çok iyi laf yapan bir dolandırıcı ve ya bir organ mafyası olabilirdi, hem de bacağında uzun bir dikiş izi olanlardan. Bir gece - hatta belki de ilk gece – beni uyuşturup her şeyi alıp kaçardı, böbreklerim de her şeye dahil tabi. En azından ölene kadar duyduğum en doğru sözleri duyardım. Diğerleri gibi imkansızlıklardan bahseden ve herkese güvenen biri değildi bu adam. Herhangi birine çorba verirken bıçaklanmaktansa bu adamla aynı evde kalıp cesedimin buz dolu küvette bulunması çok daha güzel bir ölümdü bence. “Evin nerde?” diye sordum. Öylesine soruyormuş gibi davranmaya çalıştım, ama sesim çatladı. “Nereye gidersem orda.” Dedi omuzlarını silkeleyerek.

“ Benim evimde kalmak ister misin?” derken umursamıyormuş havası vermeye çalıştım. Bu yüzden bir sürü şey geçti aklımdan. Bir keresinde tüm gün güneşin altında yatmıştım ve bacaklarım su toplamıştı. Yoğurt sürmemiz her şeyi daha da beter yapmıştı. Bunu bırakıp Eskimoların neden Antalya’ya tatile gitmediklerini düşündüm. Neyse ki daha fazla bir şey düşünmeden cevap geldi: “Bana katlanamazsın.” Düşüncelerimden sıyrılmaya çalıştığım için saçmaladım. “Ha? Ne? Belki yani şey öyle bir şey yok bence sorun değil. Gelmeni istiyorum, katlanacak bir şey yok. Bir şey demedi.

Eve gitmek için kalktık. Yol boyunca hiç konuşmadık. Merdivenlerde ev sahibimle karşılaştık. Kibar bir adamdır. Ne zaman görse selam verir. “İyi akşamlar Özgür!”diye. Bu sefer de unutmadı. Ama arkadaşımın yüzüne bile bakmadı. Acaba daha önceden tanışıyorlar mıydı? “Neyse.”diye mırıldanarak kapıyı açtım. İçeri girer girmez “ Fazla büyük.”dedi. “ Burada yalnız kalman çok normal. Etrafı incelemeye başladı. Kitaplığıma yaklaşıp mırıldandı. “ Hmm.. İşe yarar parçalar. Woody Allen severim.” Sonra arkasını dönüp televizyonu gördü. Üzeri tozla kaplı olan televizyonumu annem gittiği gün biraz ses yapması için kullanmıştım. “Bu çok gereksiz.”deyip camdan aşağı fırlatıverdi. Pek de kızmadım, ama satsak daha iyiydi. Televizyon yetmiş yaşındaki bir teyzenin kafasına düşerek onu öldürdü. Yaşlı kadın yalnız yaşıyordu ve organları sapasağlamdı. Yedi kişi bu organları aldı. Tüm bunlar olurken camdan birkaç şey daha atıldı. En son saç kurutma makinemi camdan sarkıtmış bana bakıyordu. “Adın ne senin?dedim. Saç kurutma makinemi aşağı bıraktı ve arkasından bakarken bağırmaya başladı. “Hulusiiii.. Benim adım Hulusiiii!” Yerdeki mindere oturdum. “Benimki Özgür.”dedim. “Yaa, belli..” diye mırıldanarak mutfağa gitti ve elinde iki şişe sodayla dönüp yanımdaki mindere oturdu. “İşin ne senin?”diye sordum. “Hiç okula falan gittin mi? Ne mezunusun?” Sodasından bir yudum aldı. “Evet, gittim.” Pek de açıklayıcı bir cevap olmadığını kendisi de fark etti. “Boğaziçi üniversitesi, matematik bölümü.”dedi perdesini yırttığı camdan dışarı bakarken. “Sen?” Gereksiz konuşmayı sevmiyordu anlaşılan. “Ben de aynı üniversite, yabancı dil..” Soda şişemi sinirle camdan aşağı fırlattım. “Sokakları kirletiyorsun.”dedi. “Böyle yapmamalısın. Gerekli şeyleri sokağa atmamalısın, görmüyor musun bu televizyon değil!” Sonra benimle kalmaya başladığından beri meraktan sorduğu ilk soruyu sordu. “Neden okudun da işini yapmıyorsun?” Altımdaki mindere iyice yerleştim. “Gittiğim lisede okumak istediğim bölüm yoktu ve içlerinde en sevdiğim yabancı dildi. En azından bir faydası olur diye düşündüm. Sonra da ailem Boğaziçine gitmemi istedi. Zaten beni parayla okutacak kadar zengin değillerdi. Bilirsin bu ülkede böyledir. Paran varsa sınava girmene gerek yok. Adalet işte…” Kalkıp da şişesini çöpe attı. Arkasından seslendim. “Sahi ya, sen neden çalışmıyorsun?” Elinde iki şamdanla döndü, çünkü hava iyice kararmıştı ve ben faturayı ödememiştim. Hulusi konuşmasına devam etti. “Hırsızlık yapıyorum.” Hiçbir şey diyemedim, bin bir çeşit şey geçti aklımdan. Sırt çantasından ufak bir bilgisayar çıkartıp yanıma oturduğunda o çantada başka ne olduğunu merak ettim. “Bak!”dedi bilgisayarındaki bir sürü fotoğrafla dolu klasörünü göstererek. “Bu insanları soyuyorum.” “Neden?”dedim. Rastgele bir fotoğrafı göstererek “Mesela bu adamı neden soyuyorsun?” Resmin üzerine tıklayarak belgeyi açtı. Adamın adı Zihni Donuk’tu. Sırf cebine biraz daha para atmak için genel müdür olduğu şirketin taşeron firmasını değiştirmiş ve bir sürü insanı kışın ortasında aç ve işsiz bırakmıştı.

“Bu adamı soyalım.”dedim hiç düşünmeden. Ertesi gece Zihni Donuk’un nadiren uğradığı iki yazlığını ve boğazdaki yatını havai fişekler eşliğinde havaya uçurduk. Sonraki gün iş görüşmesi bahanesiyle gidip içini uyku ilacı doldurduğumuz Cek Denyıls’ı kendisine hediye ettik. Ben böyle ortamlarda konuşamadığım için oturup Hulusi’yi izledim ve arada bir kafamı salladım. Adam o akşam patlayan yazlıkları ve yatını düşüne düşüne bütün bir şişeyi güvenlikleriyle paylaşmadan içti. Biz de güvenliklere uyuşturucu iğneyle ateş açmak zorunda kaldık. Kameralara da asit döküp içeri girdik. Kasayı bulmak zor olmadı. Hulusi gülümsedi. “ Haydi patlatalım şunu, etrafta başka ev yok bu adamlar da uyanmaz zaten.” Evin ortasında patlatıverdik kasayı ve hiç düşünmeden paraları çuvallara doldurduk. Gitmeden Zihni Donuk’u ayakkabı boyasıyla boyadık. Neden yaptık bilmiyorum,ama yakıştı. Dışarı çıktığımızda güneşin doğmasına iki saat vardı. Sabah rüzgarı serin serin eserken en son çok küçükken böyle huzurlu hissettiğimi fark ettim. Hulusi elindeki kağıdı ikiye bölüp “Al şunu.”dedi. “ Güneş doğmadan bu paraları adreslere götürmeliyiz.” Şaşkın şaşkın suratına baktım. “Bakma öyle avanak avanak! Vegas’a kaçacak halimiz yok ya! Bunu işten atılan ailelere vermeliyiz.”dedi. İşte tam da burada ayrıldık. Paraları dağıtıp eve döndüm ve kendimi yatağa bıraktım. Herkes işten çıkmış eve dönüyordu uyandığımda. Ellerim yara bere içindeydi, muhtemelen kasayı patlatırken olmuştu. Kalkıp bir şeyler yedim ve oturma odasındaki mindere oturdum. Hulusi’yi beklemeye başladım. Karşı duvardaki tabloya takıldı gözüm,lisedeyken çizmiştim. Salıncakta sallanan bu yaşlı çifti görünce “Sahi ya!” dedim. “Ben aşık olamıyorum.” Bir kere olmuştum aslında. On yedi yaşındayken. Sonra bitti. Birkaç yüzeysel girişimde bulundum daha sonra; ama olmadı. Her seferinde o geldi aklıma. Karşıma gelip beni sevdiğini söylese de olmazdı zaten. İnsan bir kere yalnız kalınca sonra o kişi hep yanınızda da olda hissedersiniz o yalnızlığı. Bir gün gideceği düşüncesinden sıyrılamazsınız.

Düşünmeyi ne zaman bıraktım bilmiyorum. Kapının çalışıyla uyandığımda çoktan sabah olmuştu. “Hulusi gelmiştir.” Diye düşünerek uykulu bir şekilde kapıyı açtım. Uyandığımda ellerimi masanın üzerine koymuştum ve loş ışığımı kapatan iri yarı bir polise gözlerimi dikmiş bakıyordum. Bana bir şeyler sordu ve ben de cevapladım, ama hatırlamıyorum. Diğer gün mahkemedeydim. Suçum camdan bir şeyler atarak insanları öldürmek, hırsızlık yapmak ve bir şeyleri havaya uçurmaktı. Hiçbir şey diyemedim. Alt komşum konuşmaya başladı. “Bu adam çıldırmış! Ne bulsa camdan atıyor. Dolap,televizyon,ayna,fırın…” İtiraz ettim. “Hayır. O ben değildim. Ev arkadaşımdı.” Ev sahibim araya girdi. “Senin ev arkadaşın yok Özgür.” Sonra hakime dönüp devam etti. “Geçenler de saç kurutma makinesi fırlattı kafama Hakim Bey. Bir de benim adım Hulusiiii diye bağırıyordu.” Bu sırada Zihni Donuk girdi içeri. Yüzündeki ayakkabı boyalarını çıkaramamıştı. Tutamadım kendimi, güldüm. Herkes “Aaaaa.. Çok ayıp!” dercesine bana baktı. Zihni Donuk bağırmaya başladı. “Bu adam! İşte bu adam içtiğim şeye uyku ilacı kattı, beni soydu.” Herkes kendi arasında tüm bunların ne kadar ayıp ve utanılası şeyler olduğundan konuşmaya başlamıştı. Neyse ki hakim gürleyip hepsini susturdu. Filmlerdeki gibi tahta çekicini bile vurdu. “Hulusi’yi bulun!”dedim. “O gerçeği anlatır. Hakim anlayışlı bir tavırla bana baktı. “Hulusi diye biri yok Özgür”dedi. Seninkinden başka parmak izi yoktu. Ne olduğunu gerçekten anlamıyordum. “Bilgisayar.”dedim umutla. “Bilgisayara bakın! Hulusi’nin bilgisayarı o,içinde her şey var.” Bu işten sıyrılmak istemiyordum. Hapse gidebilirdim, sorun değildi. Sadece Hulusi gelsin istiyordum.

Gelsin ve “Buradayım işte.”desin. Birkaç sözüyle tüm salonu sustursun ve ben yalnız olmadığımı hissedeyim istedim. Hakim düşünceli ve üzgün görünüyordu. “Bilgisayara baktık.”dedi. “Babanın sana mezuniyet hediyesi o. Hatta aldıkları gün adını Hulusi koymuşsun. Hulusi çorbayı çok sever, o benim arkadaşımdı küçükken demişsin.”

Gözlerim karardı. Beyaz bir odada uyandım. Mavi bir hap içtim. Kızıl saçlı hemşire bana gülümserken “Böyle öleceğimi hiç düşünmemiştim.”dedim. Anlamamış gibiydi. “Yaşıyorsun.”dedi. Umursamadım. “Çorba sever misin? Annemim yaptıkları gibi…” Anlayışlı görünmeye çalışarak “Evet.”dedi. “Seninle konuşacak zamanımız olmaması ne kötü.”dedim. Konuşsak da pek derin olmazdı. İltifat edilmeyi seven, akşamları mini eteğini giyip gezen bir tipti. Böyle öleceğim aklıma gelmemişti cümlesinden ölüp onu melek zannettiğimi çıkarmıştı. Bu kadınla Leonard Cohen hakkında bile konuşamazdım. Hayyam’ı da bilmezdi bence. Sıkılırdım. Bu yüzden fazla uzatmadan ona ne demek istediğimi gösterdim. Serum kablosunu boynuma doladım. Her şey kararırken son gördüğüm şey bu kadının gözleri oldu. Büyük, mavi gözleri…

View text
  • 1 week ago

Sabaha karşı 5 te kafamda bir sürü düşünceyle uyandım. Bence karabasan böyle bişey. Çakışan dersler yüzünden okulu bitiremezsem, bursum yanarsa, öyle ortada kalırım diye düşündüm. Nolucak bilemedim. Hala bilmiyorum. Hayatımın şu döneminde sanki sevdiğim her şeyi kaybediyor gibiyim. Sırayla kaybediyorum. Önce kendim olma yetimi kaybettim, sonra sevdiklerimi, sonra ilhamımı, sonra da sevgilimi . Şimdi elimde sadece bitirmekten umutlu olmadığım ama sırf onu da kaybetmemek için bırakmaya cesaret edemediğim iki bölüm var o kadar. 

Biri artık beni öldürebilir mi ? 

View text
  • 1 week ago

Salı günü 3 ders saati boyunca aynı anda 2 bölümün dersinde birden olmam gerekirken cuma günümün boş olması ne hoş.

View text
  • 2 weeks ago
View photo
  • 2 weeks ago
  • 2696

insomniac

View quote
  • 2 weeks ago
View photo
  • 2 weeks ago

Sigara ya da antidepresan kullanmak istemiyorum. Başka önerisi olan ?

View text
  • 2 weeks ago

Çift Anadal Başvurum Kabul Olunca

Koltuklarda zıpladım. Dedim kenara kay dünya i am a desinger. Dedim Allahım beni İkea’ya ışınla da bir de industrial designer gözümlen bakayım. Dedim ki beni artık kimse üzemez loo.

Ama sıra ders seçmeye geldiğinde 8 saatlik 10 kredilik basic design dersi geldi benim kendisine çarpık çurpuk program yapılmış core bölüm dersimle çakıştı. 

Real world is bitch.

View text
  • 2 weeks ago
View photo
  • 1 month ago
  • 1
  • Ben:Keşke akşamları sizin balkona ışınlanabilsem .
  • Babaannem:İnşallah çocum inşallah. Okulun bitsin de.
View chat
  • 1 month ago

I can’t make you love me. I am so tired of this shit.

View quote
  • 1 month ago
View photo
  • 1 month ago
  • 561742
x